<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türk Sultanları</title>
	<atom:link href="http://www.turksultanlari.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turksultanlari.com</link>
	<description>Turk Sultanlari</description>
	<lastBuildDate>Sun, 24 Oct 2010 18:51:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Padişah Kızları: Sultanlar</title>
		<link>http://www.turksultanlari.com/2010/10/padisah-kizlari-sultanlar/</link>
		<comments>http://www.turksultanlari.com/2010/10/padisah-kizlari-sultanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Oct 2010 18:46:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Harem Halkı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turksultanlari.com/?p=298</guid>
		<description><![CDATA[Sultan tabiri Osmanlı Padişahları&#8217; nın erkek evlatlarına, kızlarına, padişah validelerine hatta ailelerine kadar teşmil edilmiştir. Bu ünvanın Padişahların erkek çocuklarında ismin evveline kızların da ise ismin sonuna gelmesi adet olmuştu. Sultan Selim, Sultan Ahmed, Ayşe Sultan, Fatma Sultan vs. gibi. Sultan tabiri yanlız olarak kullanılırsa padişahın kıs çocukları kastedilmiş olurdu. Sultanların kız çocuklarına ise Hanım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong>Sultan                            tabiri Osmanlı Padişahları&#8217; nın erkek evlatlarına, kızlarına,                            padişah validelerine hatta ailelerine kadar teşmil edilmiştir.                            Bu ünvanın Padişahların erkek çocuklarında ismin evveline                            kızların da ise ismin sonuna gelmesi adet olmuştu. Sultan                            Selim, Sultan Ahmed, Ayşe Sultan, Fatma Sultan vs. gibi.                            Sultan tabiri yanlız olarak kullanılırsa padişahın kıs                            çocukları kastedilmiş olurdu. Sultanların kız çocuklarına                            ise Hanım Sultan denir.<br />
Sultan                            doğar doğmaz ilk olarak Darüssaade Ağasına haber verilirdi.                            Ağa, oda lalası vasıtasıyla silahtar ağaya müjdeli haberi                            gönderir o da padişahın bir kız çocuğu olduğunu sarayda                            ilan ederdi. Bu haber üzerine enderunda bulunan her                            oda doğum şerefine üç kurban keserek sultanın doğumunu                            kutlardı. Bu arada sarayın deniz kıyısında bulunan toplar                            günde beş defa tekrarlanmak üzere üçer kez atış yaparlar                            böylece doğum halka ve devlet ricaline duyurulurdu.<br />
Doğum haberini                            alan Sadrazam ertesi gün divan azalarıyla saraya gelerek                            padişahı tebrik ederdi. Ziyafete gelenlere türlü maddelerden                            yapılan nefis şerbetler altın, gümüş ve billur kaplar                            da ikram olunurdu.</p>
<p>Sultanların                            doğumlarında bir takım merasimler tertip olunurdu. Bunlardan                            ikisi Valida Sultan ile Sadrazamın göndermiş oldukları                            beşik, yorgan ve sırmalı örtü münasebetiyle yapılan                            beşik alaylarıdır.<br />
Çocuk                            doğunca padişah validesinin evvelce hazırlatmış olduğu                            beşik, sırmalı püşide denilen örtüsü ve yorganıyla merasim                            ve alayla Eskisaray&#8217; dan Yenisaray&#8217; a nakl olunurdu.<br />
Törene                            katılacak ağalara birgün öncesinden kethüda bey ve darüssaade                            ağası yazıcısı tarafından davetiyeler gönderilir, belirli                            saat de Eskisaray&#8217; da bulunmaları bildirilirdi.<br />
Ertesi                            gün davetliler hazır olduklarında Teşrifatçı, törenin                            başlaması için işaretini verirdi. Bunun üzerine Valide                            Sultanın başağası beşiği, yorganı ve örtüyü Eskisaray&#8217;                            dan çıkararak Valide Sultan kathüdasına teslim ederdi.                            Kethüda Bey de beşiği, Valide Sultan&#8217; ın kahvecibaşısına,                            yorganı ikinci kahveciye, beşik örtüsünü de üçüncü kahveciye                            teslim ederdi.<br />
Kahvecibaşılar                            kendilerine teslim edilen eşyaları sayıyla alırlar ve                            başlarının üzerlerine koyarlardı. Bundan sonra harekete                            geçen alay Beyazıd, Divanyolu ve Ayasofya önünden geçerek                            Bab- ı Hümayun önüne gelirdi. Çevredeki kalabalık alayı                            alkışlarla uğurlarken çocuğa ve babasına da uzun ömürlü                            olmaları için dua ederlerdi.<br />
Orta                            kapıya kadar atlar üzerinde ilerleyen ağalar, burada                            attlarından inerek iki sıra halinde dizilerek haremin                            araba kapısı önüne kadar gelirlerdi. Burada kahvecibaşılar                            beşiği, yorganı ve beşik örtüsünü kapı önünde beklemekte                            olan Valide Sultan başağasına o da saygıyla alarak darüssaade                            ağasına teslim ederdi. Darüssaade ağası devraldığı eşyaları                            harem ağaları ile birlikte içeri götürerek, bu işle                            görevli kadınlara teslim ederdi. Daha sonra, törene                            katılan ağalara ve görevlilere rütbelerine göre padişah                            adına ihsanlarda bulunurdu.<br />
Doğumun altıncı                            gününde ise Sadrazamın beşik alayı töreni düzenlenirdi.                            Bu alay Valide sultanınkinden daha göz kamaştırıcı ve                            daha kalabalık olurdu. Bu sırada devlet erkanının aileleri                            de çocuğu görmek üzere davet olunurlardı.<br />
Sadrazam, sultan                            doğar doğmaz bir beşik, bir yorgan ve bir de beşik örtüsü                            yaptırır, hepsi de inciler, elmaslar, tırtıllar ve zümrütlerle                            donanırdı. Doğumun beşinci günü törene katılacaklara                            davetiyeler gönderilir, belirli bir saat de Paşakapısında                            bulunmaları istenirdi.<br />
Ertesi gün                            belirlenen saat de Paşakapısı önünde, sadrazamın hazırlanan                            eşyaları Kethüda beye vermesiyle tören başlardı. Kethüda                            bey de beşiği baş, yorganı ikinci çuhadara beşik örtüsünü                            ise mehter başıya verirdi. Bunların eşyaları saygıyla                            alıp başiları üzerine koymasından sonra mehter takımının                            çaldığı marşlar ve ilahilerle alay harekete geçerdi.<br />
Başlara giyilen                            renkli kavuklar, sırtlardaki renkli kürkler ve kaftanlar,                            ayaklardaki sarı ve kırmızı çizmelerve yemeniler beşik                            alayını yürüyen bir çiçek bahçesi haline getirirdi.                            Yine binbir emek sarf edilerek hazırlanan çiçek bahçeleri                            ve şeker kutuları nu renkli sahneyi daha da canlı ve                            muhteşem bir hale koyardı. Mehterhanenin muazzam ritmi                            de insanları ayrı bir vecde getirirdi. Alaya katılan                            ağaların heybetli görünüşleri, ağır başlı yürüyüşleri                            insana Niğbolu, Kosova, Varna ve Mohaç&#8217;tan hatıralar                            ve manzaralar yaşatır gibi olurdu.<br />
Valide                            beşik alayında olduğu gibi Divan yolundan geçilerek                            Bab-ı Hümayundan içeri girilir ve araba kapısı önünde                            alay sona ererdi. Daeüssaade ağası tarafından teslim                            alınan beşik takımı doğruca padişaha götürülür ve gösterilirdi.                            Padişah beşik takını gördüktan sonra hareme yollardı.<br />
Lohusanın                            yattığı oda Valida Sultan, Sultanlar, kadınefendiler,                            ikballer ve davetli kadınlarla dolup boşalırdı. Valide                            Sultan yanında sultanlar olduğu halde yüksekçe bir divanda                            otururdu. Misafirler ise peykelere yerleştirilmiş minderler                            ve yastıklar üzerinde dinlenirlerdi. Sadrazamın gönderdiği                            beşik takımının gelmesiyle hep birden ayağa kalkarlardı.<br />
Beşik takımı odanın                            ortasına gelince Valide Sultan üzerine bir avuç altın                            atar onu diğerleri takp ederlerdi. Orada bulunan ebe,                            dualar okuyarak çocuğu yeni gelen beşiğe koyar ve üç                            defa sallardı. Sonra çocuğu beşikten çıkararak kucağa                            alırdı. O zaman davetli kadınlar, getirmiş oldukları                            değerli taşlarır ve kumaşları beşiğin üzerine koyarlardı.                            Bunların hepsi ebenin olurdu.<br />
Davetli kadınlar                            haremde üç gün misafir edilirler, cariyelerin de katılmasıyla                            çeşitli eğlenceler tertiplenir, hoşça vakitler geçirilirdi.                            Ayrıca davetlilere padişah tarafından hediyeler gönderilmesi                            de usuldendi.</p>
<h5><span style="font-family: Tahoma,Arial,Times New Roman; font-size: x-small;"><span style="font-family: Tahoma,Arial,Times New Roman; font-size: x-small;">SULTANLARIN                            YETİŞMESİ</span></span></h5>
<p>Sultanların                            doğumu ile birlikte bir daire ayrılır emrine dadı, sütnine,                            kalfa ve cariyeler verilirdi. Eğitimiyle annesi, dadısı                            ve kalfası uğraşırdı. Yürümeye başladıktan itibaren                            bahçelere çıkar küçük cariyelerle veya aynı yaşdaki                            çocuklarla dadısının nezaretinde oyunlar oynardı. Sultanlar,                            dadısız ve kalfasız dışarı hiç çıkamazlardı.<br />
Sultanlar beş veya                            altı yaşına girdiklerinde irade-i seniyye ile derse                            başlarlar ve kendileri için tayin edilen hocalardan                            ders alırlardı. Bed-i besmele denilen ilk derse törenle                            başlanır ve padişah da hazır bulunurdu. Bazen dersler                            şehzadeler dairesinde okunurdu. Okumada ilk üzerinde                            durulan konu, padişahın çocuklarının Kuran-ı kerimi                            doğru okumalarını temin etmekti. onların Kur&#8217;an-ı kerimi                            tecvide uygun okumaları ve bitirmeleri kendileri ve                            babaları için büyük bir mutluluğa sebep olurdu. Bu vesile                            ile bir de hatim töreni tertip ediliyor sultanlara ve                            hocalarına hediyeler veriliyordu. Sultanlar Kur&#8217;an-ı                            kerimden başka Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya, Arapça                            ve Farsça dersleri de alırlardı.<br />
Sultanların günümüze                            kadar ulaşan mektuplarından son derece düzgün ve edebi                            ifadeler kullandıklarını, kelime, cümle ve gramerhatalarının                            yok denecek kadar az olduklarını görmekteyiz.<br />
Sultanlar                            erkeklerden kaçma çağına geldikelrinde başlarına yaşma                            örterler ve dışarıya çıktıklarında uygun elbiseler giyerlerdi.</p>
<h5>DÜĞÜNLERİ</h5>
<p>İlk                            Osmanlı padişahları kızlarını, genellikle Anadolu beyleri                            veya onların oğullarına verdikleri gibi kendi maiyetlerinde                            ki beylere de verirlerdi. Nitekim 1. Murad&#8217; ın kızı                            Melek Hatub, Karamanoğlu Alaaddin Bey&#8217; le ; Çelebi Mehmed&#8217;                            in kızı Selçuk Hatun Candaroğlu Kasım Bey&#8217; le; Fatih&#8217;                            in kızı Gevherhan Sultan Akkoyunlu Uzun Hasan&#8217; ın oğlu                            Uğurlu Mehmed Bey&#8217; le; II. Bayezid&#8217; in kızı Aynışah                            Sultan ise Uğurlu Mehmed&#8217; in oğlu Göde Ahmed Bey&#8217; le                            evlenmişlerdir.<br />
Ancak osmanlılar                            Anadolu birliğini temin edince etrafta kızlarını verecek                            hanedan kalmadığından, sultanları vezirler, kaptan paşalar                            ve büyük devlet adamlarıyla evlendirmeye başladılar.<br />
Padişahların kızlarını                            Anadolu beylerine vermesi gibi kendi devlet adamlarıyla                            da evlendirmeleri, duygusal yönden ziyade siyasi idi.                            Zira sultanları alanların çoğu enderun mektebinden yetişen                            devşirme devlet adamlarıdır. Bunlar padişaha baba gözüyle                            bakarlardı. Bir de padişahın kızıyla evlenince hanedanın                            üyeleri arasına girerek nüfuzlarını da arttırırlardı.                            bazı yabancı yazarların, padişahların kızlarını korktuğu                            veya zenginliğini çekemediği paşalarla evlendirdiği                            iddiası, tamamen uydurma ve hayal mahsülüdür.<br />
Padişah kızını evlendirmek                            isteyince sadrazama bir hatt-ı humayun yazar ve damad                            olacak şahsın nişan takımlarını yollamasını emrederdi.                            Uygun görülen adayın, fermanı alır almaz eğer evli ise,                            sultanlara hürmeten hanımını boşaması adet haline gelmiştir.                            Ayrıca II. Mahmud zamanına kadar sultanların rızası                            formalite icabı alınıyordu. Ancak II. Mahmud&#8217; dan itibaren                            durumun değiştiği ve en azından fotoğraflarla birbirini                            önceden tanıdıkları görülmektedir.<br />
Sultanların nikahları                            bazan Yeni Sarayda ve bazan da paşa kapısında kıyılırdı.                            Sultanın vekili darüssaade ağası idi. Damat paşaya da                            münasi görülen bir vezir vekil olurdu. Nikahı şeyhülislam                            kıyar ve mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel sultanın derecesiyle                            mutenasip olurdu. Onaltıncı asır sonlarına kadar nikah                            yüzbin altın üzerinden kıyılırdı.<br />
Sultan nikahından                            sonra hükümdar namınamerasimde bulunanlara kürk ve hil&#8217;atler                            giydirilirdi. Damat da hil&#8217;at giyerdi. Sultanların düğünleri                            babalarının sağ olup olmadıklarına veya padişahın sevdiği                            bir kız kardeşi veya yeğeni olup olmayışına göre olurdu.                            Tabii babaları sağ olan sultanların düğünleri fevkalede                            mükellef yapılırdı. Damat, böyle bir düğünde pek çok                            masraf eder, saraya gönderdiği her çeşit mücevherli                            (yüzük, küpe, bilezik, incili tuvalet aynası ve yine                            incili gelin duvağı ve hamam nalını gibi) nişan hediyesinden                            başlayarak bütün düğün masraflarını görürdü. Düğün müddeti                            muayyen olmayıp onbeş yirmi gün süren düğünler de vardı.<br />
Gelin olan sultanın                            alayı ya kendisinin bulunduğu Eski Saraydan veyahut                            Yeni Saraydan itibaren tertip edilirdi. Sultan, Osmanlı                            hanedanına mahsus kırmızı atlas cibinlik içinde olarak                            araba ile naklolunurdu.<br />
Gelin alayında sadrazam,                            vezirler, devlet erkanı ile düğün münasebetiyle sultanlara                            mahsus yaptırılan ve Nahl denilen balmumdan yapılmış                            düğün tezyinatı, alayın önünde giderdi.<br />
Sultanın çeyizi,                            kocasının konağına gitmeden evvel sarayda teşhir edilirdi.                            Sadrazam ve diğer devlet adamları oraya kendi düğün                            hesiyelerini de gönderirler, sonra bu çeyiz alayla damadın                            konağına götürülürdü.<br />
Sultan, kocasının                            konağına geldiği zaman orada zevci ile Kızlar ağası                            tarafından karşılanır ve koltuklarına girilerek harem                            dairesinin kapısına götürülürdü. Damadın konağında kadın                            ve erkeklere ayrı ayrı ziyafetler çekilir ve yatsı namazından                            sonra davetliler konaktan ayrılırdı. Damat Paşa davetlilerin                            her birine derecelerine göre birer hediye verirdi.<br />
Yine bu sırada darüssaade                            ağası padişah namına damada bir samur kürk giydirir                            ve paşayı sultana takdim ettikten sonra çekilirdi. Bundan                            sonra yenge kadın paşayı odaya sokar, damat paşa odanın                            bir köşesinde namaz kıldıktan sonra zevcesinin eteğini                            öper ve sultanın oturması için müsaadesine kadar ayakta                            dururdu.<br />
Şayet damadın memuriyeti                            hariçte ise düğün için İstanbul&#8217; a çağırılır, konak                            döşer, sultanla evlenir ve sonra vazife ile İstanbul&#8217;                            da kalmazsa yine memuriyeti başına dönerdi. Sultan İstanbul&#8217;                            da kocasının konağında kalırdı.</p>
<h5>Geçimleri</h5>
<p>Sultanların                            maiyyetlerinde padişahın emriyle tayin edilen kethüdaları                            vardı. Bütün işleri, alış veriş vesaireleri hep bu kethüdaları                            vasıtasıyla görülürdü. Dul olan sultanların vazife ve                            aidatları matbah-ı amire ile şehremini tarafından verilmek                            kanundu.<br />
Sultanların hash                            veya paşmaklık ismi verilen dirlikleri vardı. Bunların                            bazılarına herhangi bir mukataanın varidatından maaş                            ve bir kısmına iltizam suretiyle mukataalarda verilmişti.                            Bu isimler altındaki dirlikler bir mahallin varidatının                            bunlara tahsisi demekti. Malikane suretiylemukataa,                            kaydı hayat şartıyla verilen dirlikti. Sultanları bu                            gelirlerini idare ve tahsil için voyvoda denilen memurlar                            vardı. Sultanlara bazan hazineden maaş da verilirdi.                            Sultan III. Mustafa Laleli Camisinin vakfiyesini tertip                            ettirirken bu vakfından oğullarına bin beşeryüz kızlarına                            biner ve kadınlarına beşer yüz kuruş tahsis eylemişti.</p>
<p><strong>Bibliyografya:</strong><br />
Silahtar                              Mehmet Ağa, Tarih, c. 1, s. 646; c. 2, 737<br />
Raşid, Tarih, İstanbul 1282, c.3, s. 143, 265, 319,320,328<br />
Peçevi, Tarih, c. 2, s. 28<br />
Naima, Tarih, c. 4, s.264<br />
Ata Bey, Tarih&#8217;i Enderun, c. 1 , s. 249 &#8211; 250<br />
Esad efendi, Osmanlılarda Töre ve Törenler &#8211; Teşrifat-ı                              Kadime- (sad. Y. Ercan) , İstanbul 1979, s.113,116<br />
İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti&#8217;nin Saray Teşkilatı,                              Ankara, 1984i s. 159-171<br />
Çağatay Uluçay, Harem, Ankara 1985, s.67 &#8211; 115<br />
H. Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, İstanbul 1942,                              c. 2, s. 93 &#8211; 98, 187- 194<br />
Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1960, s.                              106-112.<br />
Hikmet Özdemir, Adile Sultan Divanı, Ankara 1996,                              s1 291-292, 454 -455.</p>
<p><strong>Ahmet Şimşirgil</strong><br />
Bu yazı <strong>Tarih ve Düşünce</strong> Dergisinden alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turksultanlari.com/2010/10/padisah-kizlari-sultanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harem Nedir?</title>
		<link>http://www.turksultanlari.com/2010/10/harem-nedir/</link>
		<comments>http://www.turksultanlari.com/2010/10/harem-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Oct 2010 18:43:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Harem Halkı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turksultanlari.com/?p=295</guid>
		<description><![CDATA[Harem lûgatte korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak bir şekilde planlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri kısımdır. Burada yaşayan kadınlara da harem deniyor olması, İslamiyet&#8217;in bu bölümlere, özellikle hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin (nâmahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır. Osmanlı devlet [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Harem lûgatte korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına                               gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya                               bakacak bir şekilde planlanan, kadınların  yabancı                              erkeklerle karşılaşmadan rahatça  günlük hayatlarını                              sürdürdükleri kısımdır.  Burada yaşayan kadınlara da                              harem deniyor  olması, İslamiyet&#8217;in bu bölümlere, özellikle                               hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan                               erkeklerin (nâmahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır.</p>
<p>Osmanlı devlet teşkilâtında                              harem-i  hümâyûn tabiri hem haremi hem de enderunu                               içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde                               bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin                               yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim                               müessesesidir. Bu bakımdan hareme yüksek  dereceli                              kadınlar akademisi de denilebilir.  Burada en alt kademe                              olan cariyelikten  ustalığa kadar bir terfi sistemi                               bulunmaktadır.</p>
<p>Haremin bu son                              derece çarpıcı ve ilgi  çekici yönü ne yazık ki, hep                              geri plana  itilmiş ve yeterince değerlendirilmemiştir.                               Buna karşılık harem hayatının gizliliği ve mahremiyeti                               herkese malum olduğu halde özellikle batılı yazarlar                               tarafından hiç bilinmeyeni en bilinen kısmıymış  gibi                              harem hakkında anlatılanlar basit  ilişkiler üzerine                              kurulmuştur. Buradaki  bilgilerle senaryolanan çeşitli                              film, roman  ve tiyatrolarda da maalesef çok geniş                              bir  teşkilata sahip bulunan haremin asıl fonksiyonu                               göz ardı edilmiş veya maksatlı olarak unutturulmaya                               çalışılmıştır.</p>
<p>Oysa son yıllarda                              harem üzerine yapılan  yerli ve yabancı bilim adamlarının                               yaptıkları çalışmalar Osmanlı sarayının harem bölümünün                               padişahın evi ikametgâhı olmasının yanısıra dünyada                               eşi benzeri görülmeyen bir mektep hüviyetinde  olduğunu                              gözler önüne sermektedir.</p>
<p><strong>Harem-i Hümayun</strong> hakkında on yıllık yorucu bir mesai  sonunda arşiv                              belgelerine dayalı bir  doktora tezi hazırlayan Amerikalı                              uzman <strong>Leslie Peirce</strong> <strong>&#8220;Biz  batılılar İslam                              toplumunda cinselliği  saplantı haline getirmek gibi                              eski ama  güçlü bir geleneğim mirasçılarıyız. Harem,                               müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin                               kuşkusuz en yaygın simgesidir&#8221;</strong> dedikten  sonra                              haremin amaç ve teşkilatı hakkında  verdiği bilgiler                              aleyhteki iddialara en  güzel cevaptır.</p>
<p><strong> &#8220;Hanedan                              ailesi üyeleri için harem  bir ikametgâhtı. Sultan                              ailesinin  hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu                               diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha                               uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem                               kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı                               zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine  yakın erkekler                              için uygun eş sağlama  amacıyla eğitilirlerdi. Enderun,                              saray  içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri                               nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa,                               harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet                               yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya  hazırlıyordu.</p>
<p>Azat edilerek  enderun                             mezunları veya diğer görevlilerle  evlendirilen bu                              kadınların payına da  kocalarının oluşturduğu erkek                              hanelerini  (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak                               düşerdi.</p>
<p>Sultan hanesinin kurduğu                               teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla                               çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve                               politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim  sisteminin                              -hem erkek hem de kadınlar için-  ana hedeflerinden                              biri hükümran hanedana  sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk                               elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar                               da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece                               padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin                               kadınları, yani bir bütün olarak haneden  ailesi vardı.&#8221; </strong><span style="font-family: Tahoma,Arial,Times New Roman; font-size: x-small;"></p>
<p>Yine 17. yüzyıl                              bazı batılı yazarlardan  haremin gizliliğinin yaznısıra                              harem  hakkında konuşamların da fanteziler üretmekten                               başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür.</p>
<p><strong> &#8220;Sarayın, ikinci                               avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği                               kadarını gördüm&#8230; İçeriyi görmedim. Ama  hükümdarlarına                              karşı huşu duyduklarını  gösteren şahane bir sessizlik                              ve saygı  içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar                               kalabalığı ile karşılaştım.&#8221; </strong><em>(Henry Blunt,                              A Voyage into the Levant, 1638). </em><strong></p>
<p>&#8220;Kadınlar dairesine                              ilişkin bir bölümü  buraya, okuyucuya bu daireyi iyi                              bilmenin  imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum&#8230;                               Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan                               manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle  uygulanır&#8230;</p>
<p>Sultanın aşk  hayatının                              niteliği gizli tutulur. Bunun  üzerine konuşmayacağım                              ve bu konu hakkında  hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda                              fantezi  kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek                               alabildiğine güçtür.&#8221; </strong><em>(Jean-Baptiste Tavernier                               Nottvelle Relation de l&#8217;interieur du serrail de Grand                               Seigneur, 1675). </em></p>
<p><strong> &#8220;Kardeşim, Osmanlı                              imparatorlarının sarayı  konusundaki merakını herkesten                              kolay  giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir                               süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak                               güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme                               zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı                               dilimize de çevrilmiş olan bir çok  fantastik tasvirine                              inanılacak olursa b  sarayın büyülü bir yer olmadığını                              hayal  etmemek güçtür&#8230; Fakat sarayın asıl güzelliği                               içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin                               hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar.&#8221; </strong><em>(François                              Petis de la Croix, Ett General de l&#8217;Empire Ottoman,                              1695).</em></p>
<p>Osmanlı Sarayı&#8217;nın                              harem bölümünde kimler  yaşadı? Vazifeleri nelerdi?                              Nelere sebep  oldular? Acı ve tatlı hatıraları ve tarihi                               gerçekleriyle bir yazı dizisi.</span></p>
<p><strong>Ahmet Şimşirgil </strong><br />
Bu yazı <strong>Tarih ve Düşünce </strong>Dergisinden alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turksultanlari.com/2010/10/harem-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evliyâ Çelebî’nin ablasını kaçırması paşanın sonu oldu</title>
		<link>http://www.turksultanlari.com/2010/10/evliya-celebi%e2%80%99nin-ablasini-kacirmasi-pasanin-sonu-oldu/</link>
		<comments>http://www.turksultanlari.com/2010/10/evliya-celebi%e2%80%99nin-ablasini-kacirmasi-pasanin-sonu-oldu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Oct 2010 22:38:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bab-ı Ali'de Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yılmaz Öztuna]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turksultanlari.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[Evliyâ Çelebî -bana göre- en büyük yazarımızdır. Biz bütün yazarların pîri, üstâdıdır. Ahmed Yesevî Hazretleri neslinden Kütahyalı Demirci-zâde Derviş Mehmed Zıllî Ağa’nın (ölm. Haziran 1648) oğludur ki bu zat, Birinci Sultan Ahmed’in (saltanatı 1603-1617) kuyumcubaşısı ve camiin san’at eseri kapısını yapan san’atkârdır. İki kızından İnal Hâtun, cihan gezgini Evliyâ Çelebîmiz’in ablasıdır. Ablasının macerasını bize şöyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evliyâ  Çelebî -bana göre- en büyük yazarımızdır. Biz bütün yazarların pîri,  üstâdıdır. Ahmed Yesevî Hazretleri neslinden Kütahyalı Demirci-zâde  Derviş Mehmed Zıllî Ağa’nın (ölm. Haziran 1648) oğludur ki bu zat,  Birinci Sultan Ahmed’in (saltanatı 1603-1617) kuyumcubaşısı ve camiin  san’at eseri kapısını yapan san’atkârdır. İki kızından İnal Hâtun, cihan  gezgini Evliyâ Çelebîmiz’in ablasıdır. Ablasının macerasını bize şöyle  anlatıyor (bundan sonraki bütün paragraflar Evliyâ Çelebî’den  alınmıştır):<br />
“Ablam İnal Hâtun, Balıkesirli Solakoğlu İlyas Paşa ile  nişanlı idi ki vezir (mareşal) pâyesi aldığı halde hükûmete kafa tutup  Celâlî oldu. Babam bir âsîye kız veremiyeceği için nişanı bozduğunu  bildirdi. Ablam, Kütahya’da atalarımızdan kalma evimizde oturuyordu.  Manisa (Saruhan) sancak beyi olan İlyas Paşa gelip Kütahya’daki evimizi  bastı. Bir imam bulup cebren (zorla) ablamı nikâhladı. Sonra  Sandıklı’daki çiftliğimize gitti. 7.000 baş koyun ve 300 atımızı “zevcem  hâtunun çeyizidir” diyerek gasbetti. Ablamın mücevherlerine de el  koydu.”<br />
“Anadolu eyaleti beylerbeyisi Vezir Küçük Ahmed Paşa,  eyaletinin en seçkin sancağı (ili) olan Saruhan’ın beyi İlyas Paşa’nın  edepsizliğini duyunca Manisa’ya geldi. İlyas Paşa’yı azlettiğini  bildirdi. İlyas, başı korkusundan sıvışıp bir bucağa sindi. Bir müddet  sonra Kütahya’da göründü. Ablamı kandırarak Bergama’ya götürdü.  Dertlenen babam, Bursa’ya geldi. Orada İnebey mahallesinde evimiz vardı.  Beni ve kardeşim Mahmud’u alıp İstanbul’a geldi. Cihan hâkanı  (Dördüncü) Sultan Murad Han Hazretleri’nin huzuruna çıktı. Damadı İlyas  Paşa’nın kızını zorla nikâhladığını anlattı.”</p>
<p>SULTAN BİZZAT KONUŞTU<br />
“Sultan  Murad, bir gazablı hükümdardı. Celâlîlere zerre kadar muhabbeti  (sevgisi) yoktu. Zorbalığın adını silmeye yeminli idi. Emretti. İlyas  Paşa tutuklanıp yaka paça Bergama’da çiftliğinde çubuk içerken  İstanbul’a getirildi. Üsküdar’da İstavroz has bahçesinde bulunan padişah  hazretlerinin huzuruna çıkartıldı. Sultan Murad, Paşa’nın işini  bitirmeye kesin azimli idi. Babamı da çağırıp İlyas Paşa’ya: “Bre  mel’ûn, dedi; bu koca (ihtiyar) ağanın kızın zor ile nîçün aldın?”   İlyas Paşa’nın ödü koptu, eli ayağına dolaştı. “Hâşâ pâdişâhım, dedi;  alez-zor (zorla) almış olan, nâmzedim nişanlım) idi aldım, işte hüccet-i  şer’iyyem (nikâh kâğıdım) deyü senet ibrâz etti.”<br />
“Yiğit cihan  pehlivanı olan Cennet-mekân Sultan Murad, (annesi Kösem Sultan’dan  aldığı) iri kara şahin gözlerini, verdiği kâğıda bakmaya tenezzül  etmeksizin, Paşa’dan babama çevirdi. “Nedir?” diye sorunca ihtiyar babam  Paşa’nın Devlet’e yaramaz iş ettiğini öğrenince nişanı bozduğunu,  Paşa’nın zorla kızını nikâhlayıp mallarına el koyduğunu, fakat  afvetttiğini, padişahın afvedip Revân seferine götürerek hizmetinden  faydalanmasını arz edip söyledi.”</p>
<p>PARAYI BABAMA GERİ VERDİ<br />
“Sultan  Murad, “Ya böyle âsînin devlete hizmeti ne olsa gerek? Kaht-ı ricâl  (devlet adamı kıtlığı) değildir” deyü Paşa’yı kapıcılar kethudâsına  verdi. İlyas Paşa’nın kellesi, İstavroz Köşkü önünde, Üsküdar sahilinde  mavi bir taş vardır, orada kesildi. Malı Hazîne’ye alındı. Cennet-mekân  Sultan Murad Hazretleri, el konulan malından 10.000 altının babama  verilmesini irâde buyurdu.”<br />
“Öyle yapıldı. Paşa’nın ablamın  tasarrufundaki servetine ise dokunulmadı. Bir yıl sonra babamla  İstanbul’dan Bursa’ya vardım. Burada ablamın, Bergama’daki çiftliğinde  öldüğü haberi geldi.”<br />
O devrin tarihçileri Dördüncü Murâd’ın,  celâlîlik yaptığı yani vaktiyle Devlet emrine karşı geldiği için İlyas  Paşa’yı idam ettirdiğini yazar. Evliyâ Çelebî yazmasa idi, yukarıdaki  detayı, İnal Hatun’un değil hüzünlü aşk macerasını, böyle bir hanımın  yaşadığını bile bilmeyecektik.<br />
Evliyâ Çelebî, 1611’de, Kütahyalı bir  ailenin çocuğu olarak İstanbul’da Unkapanı’nda doğdu. Saray  kuyumcubaşısı olan babası, zengin bir adamdı. Birçok şehirde evleri,  çiftlikleri, at ve koyun sürüleri, mücevherleri bulunduğunu öğreniyoruz.  Babası öldüğü zaman Evliyâ Çelebî, 37 yaşında idi ve Saray hizmetinden  (hâfız ve hânende) çıkmış, 8 yıldır seyahatlerine başlamıştı. Evliyâ’nın  en az Mahmud adında bir erkek ve birisi İnal adında 2 kız kardeşi  bulunduğunu, fakat babası fevkalâde yaşlı öldüğü için başka kardeşleri  de bulunabileceğini biliyoruz.<br />
17. asrın en büyük bilgini Kâtib  Mustafa Çelebî de, Evliyâ’dan sadece 2 yıl önce, 1609’da İstanbul’da  doğdu. Onun babası da Saray’da görevli idi. Muhteşem Osmanlı Türk  kültürünün kaynakları Saray (Enderûn akademisi), medreseler, tekkeler  idi&#8230;</p>
<p>Kitaplar Arasında<br />
YILMAZ KARAKOYUNLU, en büyük  romancımızdır. Türkiye’yi ve Türk’ü itham edip küçük düşürmek yerine  uzak ve yakın geçmişimizle günümüzde çeşitli akımları barıştırmak  suretiyle birliğimizi sağlamak istediği için, hakkı olan Nobel  Edebiyat’ı alamadı. Demokrasiyi, hür düşünce ve eleştiriyi, yüksek  kültürü, kültürel yakınlaşmaları romanlarında savunmakla kalmadı.  Neoklasik yolda seçkin şair ve bestekâr, güçlü bir köşe yazarıdır.  Sinemaya, tiyatroya da uzandı. Henüz çıkan son romanı şudur: Serçe Kuşun  Sonbaharı, İst. 2010, Doğan Egmont Yayıncılık, 392 s.</p>
<p><strong>Yılmaz Öztuna </strong><br />
23 Ekim 2010 Cumartesi<br />
(Bu yazi <a href="http://www.turkiyegazetesi.com">Türkiye Gazetesi</a>&#8216;nden Alınmıştır.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turksultanlari.com/2010/10/evliya-celebi%e2%80%99nin-ablasini-kacirmasi-pasanin-sonu-oldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zimem Defteri</title>
		<link>http://www.turksultanlari.com/2010/10/zimem-defteri/</link>
		<comments>http://www.turksultanlari.com/2010/10/zimem-defteri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 21:38:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Menkıbeler]]></category>
		<category><![CDATA[menkibeler]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[zimem defteri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turksultanlari.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri&#8217;ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rast gele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; &#8220;Bu borçları silin! Allah kabul etsin!&#8221; der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde              tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları              mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem              Defteri&#8217;ni <strong>(veresiye defteri)</strong> çıkarmalarını              isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rast gele sahifelerin              toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; &#8220;Bu borçları silin!              Allah kabul etsin!&#8221; der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi.              Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan              kimi kurtardığını bilmezdi&#8230;</p>
<div>Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile              sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını              mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile              verdiğini, sol elinden bile gizler, yaptıkları iyilikleri unutur              giderlerdi.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turksultanlari.com/2010/10/zimem-defteri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

